Rust denilince akla ilk gelen şey sahil kenarında elinde bir taşla uyanmak ve saniyeler sonra kafana inen bir okla her şeye baştan başlamaktır. Bu oyun kesinlikle acımasız bir yapıya sahip. Doğanın kendisi, radyasyonlu alanlar, açlık, vahşi hayvanlar ve tabii ki en büyük tehlike olan diğer oyuncular... Oyuna girdiğiniz an haritadaki her şeyin sizi öldürmeye çalıştığını hissediyorsunuz. Bu acımasız zorluk seviyesi başta çok can sıkıcı gibi görünse de aslında oyunu bu kadar bağımlılık yapıcı kılan şeyin ta kendisi. Çünkü hayatta kalmak için verdiğiniz her mücadele, en ufak bir ganimeti eve götürmeyi bile devasa bir zafere dönüştürüyor.
Oyunun çok yönlülüğü ise bambaşka bir seviyede. İsterseniz ormanın derinliklerinde kendi halinde takılan, mısır yetiştiren bir çiftçi olabilir, isterseniz devasa bir klan kurup sunucunun altını üstüne getiren acımasız bir savaşçıya dönüşebilirsiniz. Hele bir de yanınızda kafa dengi arkadaşlarınız varsa, Rust dünyanın en iyi sanal oyun alanına dönüşüyor. Birlikte ağaç kestiğiniz, sırt sırta verip çatıştığınız, hurdalıklarda ganimet aradığınız ya da sadece güvenli üssünüzde kamp ateşinin etrafında oturup saçma sapan muhabbetler ettiğiniz anlar oyunun asıl büyüsünü oluşturuyor. Her sunucuya girişiniz, sonu tamamen sizin kararlarınıza ve oyuncuların etkileşimine bağlı olan sınırsız ihtimalli yeni bir film senaryosu gibi akıp gidiyor.
İşin en ilginç ve belki de dışarıdan anlaşılamayan tarafı ise oyunda her şeyinizi kaybetmenin bile tuhaf bir şekilde eğlenceli olması. Günlerce uğraşıp, ilmek ilmek inşa ettiğiniz o devasa üssün, gecenin bir yarısı duyduğunuz C4 sesleriyle sarsılması insana inanılmaz bir adrenalin yaşatıyor. Duvarlarınızın yıkılması, kapılarınızın teker teker havaya uçması ve arkadaşlarınızla son kurşununuza kadar verdiğiniz o kaotik savunma mücadelesi eşsiz bir deneyim. Tüm emekleriniz, sandıklarınızdaki bütün eşyalar bir gecede başkalarının eline geçse bile, o hengamenin içinde yaşadığınız heyecan, kalp çarpıntısı ve sonrasında discord'da günlerce konuşacağınız o destansı savunma hikayesi gerçekten her şeye değiyor. Bazen o yıkıntının ortasında arkadaşlarınızla oturup duruma gülmek, oyunun size sunduğu en güzel anılardan biri oluyor.
Kısacası Rust sadece hayatta kalmaya çalıştığınız sıradan bir hayatta kalma oyunu değil. İhanetlerin, omuz omuza verilen mücadelelerin, büyük kayıpların ve unutulmaz zaferlerin yaşandığı devasa bir sosyal deney. Eğer sınırlarınızı zorlamayı, arkadaşlarınızla kendi hikayenizi yazmayı ve düştüğünüz yerden her defasında daha güçlü kalkıp her şeye sıfırdan başlama fikrini seviyorsanız, bu yapım size ekran başında yaşayabileceğiniz en gerçek, en yoğun ve en eğlenceli duyguları sonuna kadar yaşatacaktır.
Rust'ta kimseye güvenmemeyi de öğrendik raid yemenin yememekten daha iyi olduğunu da. Oyunu oynanabilir kılanın arkadaşlarla eğlenmek olduğunu da öğrendik çok güçlü olmanın, yıkılmaz bir kale inşa etmenin her zaman çok da iyi bir şey olmadığını da.
Kısa Rust serüvenimizde (min 1000'er saat) çok şanslı zamanlarımız da oldu raid yerken elektrik kesintisi yaşayacak kadar şanssız zamanlarımız da. Hepsi bir bütün olarak bize oyunu sevdirdi.
Yuzi Usta elektrik tesisatını hallederken Semiabi ağaç kesiyordu. Semiabiden çok uzaklaşmadan maden kıran Pervan, getirdiği taşların Mimar Çağrı Bey tarafından çoktan kullanıldığını duyunca sinirden bulutlara ateş edince kurt sürüsü peşine takıldı. Kurt sürüsü Pervan'ı kovalamaya başlayınca Kemiran evde sandıkları karıştırıp silah bulmaya çalıştı. Silah sandığını Çağrı Bey çoktan ıvır zıvırla doldurduğu için Kemiran'ın silah bulması hayli zaman aldı. Pervan basein önünde kurtlara yem oldu. Erdem niye silahsız çıkıyorsunuz dışarı deyip Pervan'a 1 adet pompalı tüfek 1 adet tabanca ve 2 adet hafif makineli tüfek olmak üzere 4 silah attı. Çağrı Bey sinir krizi geçirip Erdem'i kovunca Keruş Erdem'i ortamdan uzaklaştırmak için kumara Haydut Kampı'na götürdü.
(BESTRUST TRİO3 :))))